Sılayı yitirmeyenler için sıla bir hasrettir. Sıla sevilenler, sevgililer diyarıdır. Sıladan ayrılmaya mecbur olan insanımız, hem kendisini zorlayan bu mecburiyetlere hem de kendi kaderine sitem dolu şu türkünün duygularında özünü bulur: Pek fena vakıtta çıktım sıladan Gam kasavet için yaratmış Yaradan Terki diyar edip ayrıldım anadan Ol sebepten arzularım sılayı... Lügatler “sıla”yı; “memleket, vatan” olarak tanımlar. Ancak “ulaşma, varma, kavuşma” açıklaması da “sıla” için yapılır. Bülbülün “altın kafes” yerine “ah vatanım” dediği “sılası olsa gerektir. Bunun için “sıla hasreti”, içinde duyguların yoğunluğunu taşıyan deyimlerden biridir. Aşırı derecedeki bu memleket hasretine “sıla hastalığı” da denir. “Sıla hastalığı”na tutulanlar da; akraba ve sevdiklerini ziyaret etme anlamına gelen “sıla-yı rahim”de bulunurlar. Dost bir şairin ifadesiyle "her tarafı gurbet olan" yurt için "sıla"ya hasret, sılaya sevgi, sılaya özlem duymamak mümkün mü? Yunus'un "bir ben vardır bende benden içeri" dediği gibi; her insanda bir bilinen, bir de içinde duyduğu, yaşattığı "sıla"sı var. Gurbette olmadığı halde gurbeti içinde duyduğunu ifade eden şair gibi elbette "sıla"yı içinde yaşatanlar da vardır. Sılayı sılada yitirenler de vardır. Asıl dert olan, asıl düşünülmesi gereken bu durum olsa gerek. İşte o zaman; Bizim elin menevşesi top biter Arttı derdim eskisinden beş beter Sıla kimya olmuş burnumda tüter Yol ver dağlar ben sılaya gideyim. bile denilemeyecektir. Çünkü sılayı sılada yitirenler hangi sılanın türküsünü çağırabilecektir ki? Türkülerde bazen sıladaki sevgililer, bazen yavrular, ana-baba akla gelir de hüzün yerini ağlamaya bırakmaz mı? Bunun üzerine: Bülbül ne yatarsın sette kayada Yavruların melil mahzun yuvada Kendim gurbet elde gönlüm sılada Sıladan da haber gelmez ağlarım Şair duyguludur. Doğruluğunun yönü duygu yüklüdür. Gözlerine kansa da zaman zaman, gözlemlerindeki gerçekler hüzün verir ona, gamı yükler yüreğine. Doğduğu diyarlara, dağına, büyüdüğü yerine, yöresine baktıkça bir şeylerin eriyip kaybolduğunu hisseder. Öyle ki bu hissedişte mahzunluğu ve mahpusluğu dolu dolu yaşar. Nasıl yaşamasın ki; "öz vatanda parya" durumuna düşen, düşürülen insanların imanî yaşama tarzlarından sıyrılıp, bundan uzaklaşmayı sürdürmekte. Şairin öz ve özlü söyleyişiyle "sılayı sılada yitirenler" sayılarını artırmakta. Bu durumda nasıl "her tarafı gurbet" olmaz yurdun? Her tarafı gurbet olan yurdun üstünde yaşayanlar; yaşadıkları, insan münasebetleri, kurum ve kuruluşları ile velhasıl topyekûn görünümü ile yâd elleri, "yabancı" diyarları hatırlatmaktan öte duyurursa hangi "sıla"dan bahsedilebilir? Hele hele sılayı sılada yitirenlerin mezarları hangi "bayıra düze" konulabilir? Sılada gurbeti damarlarında hissedenlerin sılası neresi olacak ki; bir halk türküsünde ifadelerini bulduğu gibi, Mezarımı kazın bayıra düze, Yönümü çevirin sıladan yüze nasıl denebilecek? Sılayı sılada kaybedenler, gurbeti sürekli içlerinde yaşatırlar. Bunun için gurbeti icat edenlere beddualar artarda sıralanır. Onların kör olması, perişan olmasının ötesinde; Tez gel ağam tez gel olma muhannet, Gurbeti icat eden görmesin cennet, denir. Sılayı sılada yitirenler “sıla-yı rahim”den de mahrum kalırlar. Sılayı sılada yitirenler, “sıla hasreti” gibi bir duygu zenginliğinin varlığını nasıl hissedecekler, bunu hissedemeyenler nasıl bir yaşamanın sürüklenişi içinde olacaklar? Sılanın değerlerini hatırlamayanlar, gurbetin değerlerine kaybetmemek için sarılırlar. Hani Nasrettin Hoca'nın bilinen bir "yüzük fıkrası" vardır. Malum, Hoca karanlık bir odada yitirdiği yüzüğünü, dışarıda ama "aydınlık"ta arar. Engine hey deli gönül engine, Şimdi rağbet güzel ile zengine, diyen türküler, ezelden beri de bir gerçeği işaret etmektedir. İşte teknolojinin, şahsî faydacılığın teknolojik dostluklar ürettiği, insanı makine parçalarının işleyişi paralelinde değerlendirdiği "medenî vahşet"i üreten çağımızda, yine dost şair Karakoç'un ifadesi ile "sılayı sılada yitirme" durumuna düşenlerin de sayısı giderek artmaktadır. Sılayı "sıla" yapan umutlar, dostluklar, kıpır kıpır sevgi yumakları, iyisiyle kötüsüyle yaşanmış, hayat üzerinde iz bırakmış, hatıralar; karın eriyişi, güvercinin uçuşu gibi birer birer kaymışsa, "hangi sıla" dan bahsedilebilir? O zaman sılaya gitmek için dağlardan yol istemenin de pek anlamı kalmaz. Çünkü sıla; biraz da yaşadıklarımız, umutlarımız, tahayyülümüzü kanatlandırdığımız yerler değil mi? Bir yiğit sılasından ayrı düşünce, Ciğerciği kebap olup pişince, bu kanatlarla uçmak istenir. Bu kanatların çırpınışı sıladaki anaya, bacıya yare kavuşmak içindir. İşte bu sebeplerden arzulanır sıla.Sevgilerimiz, selamlarımız, insanı insan yapan hoş sohbet kelamlarımız, hem derdimiz, hem de dermanımız değil mi? Belki bütün bu sayılanlar, "teknolojik insan" için bir anlam ifade etmeyebilir. "Öz yurdunda parya" durumuna düşenler ve bunu fark edenler ancak sılada gurbeti yaşar, ulaşılmayacak bir sılanın hasreti gönül köşesinin burukluğunu besler de besler. Hasreti duyulan, ulaşılmayacak; biraz da "sılayı sılada yitirenlerin" arayış yorgunluklarında, yeniden güç toplamak için soluklanmalarında, yeni bir can gibi hissedilir. Bu hissediş yüreğimizi sam yeli gibi bir boşluğa uğurlar. Bazen bir şairin mısralarında saklanmadan önce türkülerimizin duygulara uzanan dallarında gönül tellerimizi seher yeli gibi titretir. Herhalde bu titreyişte sılayı sılada yitirmenin ezikliği, mahzunluğu, garipliği ve en önemlisi kaybedişin burukluğu yankılanıp durmaktadır. Sılada dostlar kalmamışsa ya da dost bilinenler el olmaya başlamışsa işte o zaman da sıla sılada yitirilmiştir. Bu duyguları şu türkümüz düşündürücü şekilde çağrıştırır: Kişi ahbabından kemlik mi umar, Evvelki muhabbet kalmamış meğer |