Reklam
$ DOLAR → Alış: 5,34 / Satış: 5,36
€ EURO → Alış: 6,09 / Satış: 6,11

Yaylaya Yolun Olam, Derdin Olam Şavaklım… “Sultan Kılıç Yazdı”

Yaylaya Yolun Olam, Derdin Olam Şavaklım… “Sultan Kılıç Yazdı”
  • 02.01.2019
  • 352 kez okundu

çemişgezek

 

 

 

Şavak aşiretinin kış yaşamının nasıl olduğunu merak ediyorum. Malatya’dan yola çıkıyorum.  Şavak aşiretinin insanlarını, yaşadıkları yerleri, yaşam biçimlerini merak ediyorum. Elazığ üzerinden, Şavak aşiret köylerinin dağıldığı geniş coğrafyayı kat edeceğim. Tunceli’nin Çemişgezek ilçesiyle Pertek ilçesi arasına yerleşen irili ufaklı Şavak aşiret köylerini göreceğim.

Hayalimde bol koyunlu, çoban köpekli, komlu; taştan örülmüş tek göz, kasvetli; tuvaleti, banyosu olmayan, susuz, ilkel evler… Parlak simli fistanlı, çatkılı, eli yüzü dövmeli, lorey lorey gurbaney diyen, tek sözcük Türkçe bilmeyen kadınlar… Ağzı burnu sümüklü çocuklar… Adam görünce kaçan genç kızlar. Pala bıyıklı, şalvarlı, tespihli, tüfekli erkekler… Yol boyu böyle bir aşiret hayal ettim. Kendimi bu durumlara hazırladım.

Bir endişem hiç olmadı, o da güvenlik. Bana göre aşiret demek, gelenek demekti. Eşiklerinden adımımı attığım andan itibaren, tüm güvenliğimden aşiret sorumluydu. Aşiret geleneği, bunu gerektiriyordu. Gelenekleri bozulmamışsa, böyle olacaktı. Kendilerine sığınan, konuk olarak kapılarını çalan bir yabancının güvenliğinden de sorumlu olacaklardı. Aşiret geleneğinin bu olduğunu biliyordum. Kürtçe bilmesem de onlar da Türkçe bilmeseler de işaretlerle anlaşırdık ya da içlerinden bilen birileri varsa o, çeviri yapardı. Kafamda bunları kura kura Elazığ’a, oradan Harput’a gidiyorum.

Elazığ’dan 60 km sonra, göl haline gelen Fırat’tan feribotla on dakikada Çemişgezek yakasına varıyoruz. Daha önce bu yolculuk, yarım saat sürüyormuş. Birkaç yıl önce yeni yol ve yeni iskelenin yapımıyla su yolculuğu, on dakikaya inmiş. İskelede feribottan iniyoruz. Çemişgezek’e 24 km asfaltın iki yanı, şimdiden yeşermiş tarlalarla kaplı. Çemişgezek’e giderken pek çok Şavak köyü görüyoruz.

Köylerde yaşam olduğunun iki belirtisi var: Biri bacalardan yükselen duman; öteki de karanlık çökmüşse, pencerelerde şavkıyan ışıklar. Kış yaşamında köylerde başka bir yaşam belirtisi görünmüyor. Evler, oluklu tenekeden çatılı. Hayalimdeki mağara evlere benzemiyor. Sabırsızlıkla bekliyorum, aşiretin yaşadığı o mağara evleri görmeyi. Şavak köylerinin yakınlarında mutlaka komlar oluyor. Taşlarla çevrilen, ağaçlarla basit çatı şekli verilen, kiremit niyetine de üstüne mavi, yeşil brandalar, naylonlar örtülen ağıllar. Üstleri, brandalarla, naylonlarla örtülmüş saman lodaları. Komer (Sarıbalta), Noranik (Bölmebölen)… Noranik’in adını üçüncü kez değiştirmiş devlet, Yenimahalle yaparak Çemişgezek’in bir mahallesi konumuna getirmiş.

Pertek’e doğru yola çıkıyoruz. Tağar köprüsü yakınlarında yürüyen iki kişiyi araca alıyoruz. Şavaklı Ayşe ve Ramazan Polat’ı Komir’e götürüyoruz. Evler, kara taşlardan örülse de mağaraya benzemiyor. Komir’den Pertek’e giderken sağdaki Sinsör (Payamdüzü) köyünden geçiyoruz. Özürlü geçebilir, tabelası dikkatimizi çekiyor Sinsör’de. Feribotla Pertek yakasına geçiyoruz. Çok yakındaki Baranlar lokantası, yemekleriyle, canlı müzik sahnesiyle, baraj manzarasıyla harika bir yer.

Pertek’ten dönüyoruz, Çemişgezek Hozat yoluna çıkıyoruz. En çok merak ettiğim yere, Şavak aşiretinin merkez köyü Titenik (Ayazpınar)’e gidiyoruz. Titenik, Ermenice bir ad, köyde kilise kalıntısı da var tüm Anadolu’da olduğu gibi. Yol boyu Şavak köyleri görünüyor Şükürük (Ballı Dut), Taksu (Gövdeli), Berv (Çukurca), Konaklar… Doğan, Reşo (Reşo, şu anda boş), Karakuz, Celedor (Bulgurtepe), Akdemir (eskiden birkaç köyün bağlandığı nahiyeymiş); şimdi Şavak köyleri Çemişgezek’e ya da Pertek’e bağlı.

Dağlara doğru çıkıyoruz. Yol, çok yıpranmış bir asfaltla kaplı. Dağlar, çok sık olmasa da meşelerle kaplı. Bir çift tilki, bizi görünce arkalarına bakarak vadiye kaçıyor. Meşelerin dipleri kar kürtükleriyle dolu. Yol, kıvrıla kıvrıla Munzur dağlarının zirvesine çıkıyor. Doğa çok görkemli; görkemli olduğu kadar da korkutucu. İnsanın doğa karşısındaki güçsüzlüğü bu zirvelerde anlaşılıyor.  Berv (Çukurca)’den geçiyoruz. Çangallı, heybetli, bembeyaz çoban köpekleri havlayarak arabaya koşuyor. Kayalıklara komlar kurulmuş. Davarlar, açık havada dolaşıyor; otlar gibi yapıyorlar; ama taştan kayadan başka bir şey yok yerde. Berv’in okulu var, içi boş. Köyün evleri taştan yapılmış, çoğu yıkık dökük; ama mezarları mermerden yeni yapmışlar.

Çok merak ettiğim Şavak aşiretinin asıl merkez köyü Titenik görünüyor. Minaresinden dolayı cami göze çarpıyor. Bacalar tütüyor. Köyün arkasında peri bacalarına benzeyen kayalıklar var. Bu kayalıkların üstleri güvercinle kaplı. Köyün çevresinde mavi yeşil brandalarla kaplı komlar… Çangallı, heybetli, beyaz çoban köpekleri yatıyor. Tavuksuz oluşları dikkat çekici. Sürüler, taş toprak arasında yayılır gibi geziniyor. Şubat ayının yarısında doğada ot yok tabi. Kimi yerlere ahşaptan, oluk şeklinde, kürün denen yemlikler dizmişler. Açık havada yemleniyor, metal kaplardan sulanıyor sürüler. Kış yaşamı, hayvanları da hapsetmiş, kısıtlamış gibi. Yol boyu pek çok dere yatağı gördük; ama su yoktu derelerde. Keban barajı, akarsularımızı da yok etti diyor köylüler. Titenik’teki eski evler, kara taştan yapılmış. Bu evlerin çoğu yıkılmış, pey olmuş. Yıkılmayanların da teneke çatıları var.

Titenik’e yeni yapılmış, iki katlı, kırmızı boyalı, büyük evlere gidiyoruz. Beton merdivenden eyvana, oradan kısa bir holden sonra büyük bir odaya giriyoruz. Odada kuzine soba gürül gürül yanıyor, meşeler çatırdıyor. Üstünde iki güğüm su ve yeni demlenmiş çay kokusuyla çaydanlıklar. Odanın duvarlarının üç yanında yer minderleri, halı yastıkları dizili. Bir köşede televizyon duruyor. Yerlerde makine halıları serili. Sekiz on tane pala bıyıklı erkek; dört beş tane şalvarlı, oyalı yazmalı, gözlerinin içi gülen, güzel kadın… Kadınların eli yüzü dövmeli olacak sanıyordum; hiçbirinin dövmesi yok. Erkekler, pala bıyıklı. Tahminlerimden bir tek bu doğru çıkıyor. Kimi şalvarlı kimi pantolonlu. Kadınlar, parlak simli fistan giymemişler. Çiçekli şalvarın üstüne kazak ve örgü yelek giymişler. Başlarına çok güzel oyalar işlenmiş yazmalar örtmüşler. Hepsi elini uzatıyor, içtenlikle hoş geldiniz diyor, hatır soruyor. Konuklarını rahat ettirmek için çabalıyor Şavaklılar.

Hemen yer sofrası kuruluyor. Yenen söylenmez; ama bu sofradakiler söylenir. Sac ekmeği, kerpiç gibi bir yoğurt, nefis tereyağı, kalındır, Şavaklıların ünlü tulum peyniri, yabani vişne reçeli, çay… Süt ürünlerini görünce sofradaki baklavanın tadına bile bakmıyorum. Şavaklıların içtenliği, yakınlığı da bana ne yediğimi unutturuyor. Belki de gözüm doyuyor. Kuzineden gelen pelit çatırtıları, çaydanlık fokurtusu… Erkeklerin saygılı yaklaşımları, kadınların sevgiyle, yürekleri gözlerindeymiş gibi gülümsemeleri. İçimden, ben Şavaklılarla bir ömür yaşayabilirim; bu insanlarla yaylaya göçer, koyun sağar, peynir yapabilirim. Düğünlerinde halay çekip, cenazelerinde ağlayabilirim. Bu nasıl güzel insanlar Tanrı’m, diyorum.

Gelmeden önce mağarada yaşayan bir aşiret hayal ediyordum. Modern evlere geldim. Lorey lerey gurbaney’den başka ünlemle hitap edemeyen kadınlar hayal ederken, gayet güzel Türkçe de konuşabilen kadınlarıyla beni şaşırtıyorlar. Sonradan öğrendikleri Kürtçe’nin, Şavaklılara özgü, değişik bir Kürtçe olduğunu da ekliyor. Heyecanlı konularda hemen anadilleri Kürtçeye geçiyorlar. O zaman çok mutlu oluyorlar, daha rahat, daha coşkulu anlatıyorlar. Kürtçe konuşmaları da hoşuma gidiyor.

Şavaklıların, aslında Oğuz Türklerinden olduklarını, çevrelerinden Kürtçe öğrendiklerini söylüyor, aşiretle bağlarını koparmış, Türk ırkı meraklısı biri. Aslını inkâr eden tutumundan ve birçok yanlış davranışından dolayı bu kişinin dışlandığını fısıldıyor kulağıma aileden biri.

Titenik’te Şavak aşiretinden Ahmet Budak’ın evindeyiz. Sohbet koyulaşıyor, ben arada bir not alıyorum. Fotoğraf çekmeme istekle yaklaşıyorlar. Kadın erkek hep birlikte fotoğraf da çektiriyorlar. Dağlar kadar, dağlardaki sular kadar temiz kalmış Şavaklılar. Çalışmaktan, üretmekten, yaşam savaşı vermekten başka bildikleri yok. Onları Şavaklı yapan da geleneklerini nerede olursa olsun sürdürmeleri. Şavaklı olmak, kolay sanılmasın. Yaşam koşulları çok çetin. Zor koşullarda üretebilmenin, adam gibi adam olmanın haklı gururunu yaşıyorlar.

Halı, kilim, cicim, heybe, çuval, halı yastığı dokunurmuş eskiden. Koyunların yünlerini, dokumacılıkta değerlendirirlermiş. Ahmet Budak: “ On beş yirmi yıl öncesine kadar Şavaklılar, dokumacılık yapıyordu. Elyaf gözde olunca, bizim yünlerin yüzüne bakan olmadı. Biz bile el dokuma halılarımızı, kilimlerimizi, cicimlerimizi vererek makine halıları aldık. Kandırıldığımızı sonradan öğrendik. Şimdi eski el dokumalarımızdan örnekleri hatıra diye saklıyoruz. Dokumacılık bitti. Sürülerimizin yünlerini de tüccara yok pahasına satmak zorunda kalıyoruz.” diyor.

Şavaklıların ünlü tulum peynirinin yapımını Ahmet Budak’ın eşi Hatun Budak’a soruyorum. Hatun Budak, çok güzel, gözlerinin içi gülen bir kadın, tüm Şavak kadınları gibi cana yakın. Oyalı yazmasıyla çakır gözleri, pembe yanaklarıyla bana bahar bahçesi gibi görünüyor Hatun Budak. Şavak tulum peynirinin nasıl yapıldığını anlatıyor: “Koyunları sağıyoruz, sütleri süzer süzmez o sıcaklıkta, şırdandan elde edilen peynir mayasıyla mayalıyoruz. Şırdan, hayvanların kursağından elde edilir. Hava soğuksa sütü hafif ısıtır, mayaladığımız kabın etrafını sararız. Mayaladığımız sütler, iki üç saat bekler. Sonra küçük topaklar alınarak süzeklere konur, ağızları bağlanır. Suları süzülsün diye teştlere yığılır. Süzeklerden çıkarılan tulum peyniri, dilimlenerek tuzlanır. İki üç gün de tuzlanmış olarak teştlerde bekletilir. İyice suları süzülen peynirler, teştlerde yoğrularak önce kılsız deriye basılır. Kılsız deriye basılan peynir, sal taşlarının üstünde serin bir yerde, üstleri örtülerek yaklaşık iki ay bekletilir. Suları iyice süzülmüştür artık. Bu deriden yeniden teştlere dökülür peynir. Bir kere daha yoğrulur. Bu kez, son kabı olan dışı kıllı olan deriye basılır. Bu artık Şavaklıların ünlü, kuru Tulum peyniri olmuştur. Bir yıldan fazla süre dayanır.”

Ayşe Budak: “Süte peynir mayası attıktan, süzeklere koyduktan sonra peynirin ilk suyu birikmişti ya. O peynir suyu dökülmez.   Tekrar kaynatılarak süzeklere konur. Süzeklerden çıkan lor, hafif tuzlanarak kaplara basılır. Bu da lor olarak yenir.” Ayşe budak, elindeki beş cağla motifler işlediği bir patiğin öbür tekini örüyor. Kışın kadınların ev işleriyle uğraştığını söylüyorlar. Ekmek yemek pişirme, çamaşır yıkama, çocuk bakımı, yazma oyalama, çorap örme, çeyiz işleme… Kar küreme, dam loğlama yok; damlarda çatı var artık. Titenik’te az da olsa çatısız ev var. Damların karları kürenecek, toprakları loğlanacak.

Koyunlar, dört ay arpa ve samanla besleniyor. Kış şartlarında doğada yayılabilecekleri taze otu bulamıyor hayvanlar. Sürü sahipleri için ağır bir masraf ve emek gerektiriyor. Çobanlık yapacak yaşta oğlu olmayanlar, yıl boyu aylık bin ile bin beş yüz lira arasındaki ücreti çobana ödüyor. Çobanlık yapabilecek çocuğu olanlar ise yılın yarısı için çoban tutuyor.

Koyunlar, şubat ayında kuzular. Nisan ayının sonuna kadar kuzular, analarını emer. Bu tarihten sonra Şavak tulum peynirleri yapılmaya başlanır. On beş yirmi Mayıs arası Şavak obaları; yaylaya, yurt yerlerine göçerler. Pülümür, Ovacık, Erzincan, genellikle de Erzurum yaylalarına göçerler. Yayla kiraları da son yıllarda artmış. Koyunları, yaylaya üç katlı kamyonlarla götürüyorlarmış. Her kamyon yüz doksan koyun alıyormuş. Koyunlar boğulmasın diye arada bir kontrol ediyorlarmış. Çok erken, şafakla kalkıp yayla yollarına düşen bu göçerlere, ova köylüleri ‘şafaklılar geliyor’ diye diye göçerlerin adı Şavak olarak kalmış. Şavaklılar koyununa, atına, itine iyi bakar, diyorlar. Koyun ve köpekten vazgeçmemişler; ama atın yerini son model arabalar almış.

Kış işlerini, işten saymıyor Şavak kadınları. Kış işlerini tatil eğlencesi olarak görüyorlar. Dokuz ay, kundaktaki bebekten yaşlı nine ve dedelere kadar herkes ölesiye çalışıyor. Çocuklar, kendiden küçüklere bakıyor. Analar, bebeklerini sırtlarına sararak çalışıyor. En az iki yüz koyun oluyor. Bin koyun bile barındıran sürü oluyor. Sürünün işi biter mi, diyorlar. Şavaklılar, koyun sürüleriyle geçiniyorlar. Her sürüde en az iki çoban köpeği, bir at, katır ve eşek oluyor. Eşek, mutlaka oluyor. Çobanın yiyecek ve eşyaları yükleniyor eşeğe. Hasta hayvanlar, eşeğin sırtında taşınıyor komlara. O da alışmış, koyunlarla birlikte yayılıyor. Çobanlar da cep telefonlarıyla haberleşiyorlar, diyorlar.

Köyde ilkokul çağında otuz kadar çocuk olduğunu; okulun boş olduğunu öğreniyorum. Titenikliler, taşımalı sistemle çocuklarının okutulmasını, küçük çocuklarının en azından akşamları ana kucağına dönmesini istemişler. Yetkililer de Pertek Yatılı Bölge İlköğretim Okulu’na göndermelerini salık vermişler. Böylece Şavaklı otuz çocuk, zorunlu ilköğretim hakkından yararlanamadan köyde ışık bekliyor. Taşımalı sistemle okutulsa bu çocuklar, devlete daha az masraf çıkar; çocuklar da aile hasreti çekmezler. Bu istek nasıl kabul edilmez, anlayamadım.

Koyunları anası sağsın diye komun girişinde tutan on üç yaşındaki Gözde de ilkokuldan sonra, okumayı çok istediği halde okuyamadığını söylüyor. Şavaklı olmak, uzaktan kolay gelebiliyor da işin iç yüzü acılarla doluymuş meğer. Okula gitseler dahi okullar tatile girmeden bir ay önce Şavaklı ailelerin çocukları, yaylaya gider; okullar açıldıktan bir ay sonra ancak dönebilirler yayladan. İki ay eksiğine de razı bu insanlar; ama şu anda köydeki ilköğretim çağında bulunan otuz kadar çocuk, eğitim ve öğretimden yoksun.

Biz yeniden gelenekleri konuşmaya dönüyoruz. Güler yüzle sofraya hizmet eden iki genç kız, gelin de olabilirler, Gülcan ve Kıymet Budak’ın gözleri bende. Kız istemeler nasıl oluyor Şavak aşiretinde, diyorum. Aşiret içinde de oluyormuş evlilikler, aşiret dışından da olabiliyormuş. Eskiden başlık parası alma geleneği varmış, artık kalmamış. Budak ailesi, akraba evlilikleriyle dolu. Kız ve erkek kardeşlerin çocukları, birbiriyle evlendirilmiş. Ahmet Budak:” Biz otuz yedi yıldır evliyiz. Hanımımın erkek kardeşinin yanında, hanımıma seslenmiş değilim. Anamın babamın yanında çocuklarımı sevmiş değilim. Benim çocuklarım da benim yanımda çocuklarını sevemez. Geleneğimiz gereği, saygı gereğidir bunlar.” diyor.

Hatun Budak, kız istemeden başlıyor:” Allah’ın emriyle kız istenir. Kız verilince aile, ikramlarda bulunur o anda evde ne varsa. Çerez, lokum, tatlı yenir. Yirmi gün sonra davar kesilir oğlan evinde, haşlama yapılır. Kız ve oğlan tarafı, yemek yer. Erkek tarafı, kıza yüzük, altın, bilezik ve kız tarafına hediyeler götürür. Düğün gününü belirlemek üzere bir araya geldiklerinde yine davar keserler. Etler haşlanır, yemekler yenir. Geline takı ve ev eşyası olarak alınacaklar belirlenir. Sonra gelin ve damat tarafı, alışverişe çıkar. Düğün hazırlıkları yapılır. Davetiye olarak bir heybeye elma, şeker ve ‘glol’lar, evin damadın dışındaki oğlu tarafından dağıtılır. Glol; yağ, süt ve un yoğrularak sacda pişirilen bir çeşit sacüstüdür. Şekerler, az hatırlı; elmalar, orta hatırlı; glollar da en hatırlı ailelere düğün davetiyesi olarak dağıtılır. Davetiye hediyeleri kabul edenler, kendilerine davetiye getirene bahşiş olarak para verirler.

Akrabalar, düğüne gelirken mutlaka koç ya da koyun getirirler hediye olarak. Düğün, varlık durumuna göre çifte ya da tek davul zurnalı yapılır. Şavak düğünleri dört beş gün sürer. Dört beş gün sofralardan etli pilav ve hoşaf eksik olmaz. Kadın erkek hep birlikte halaylar çeker. Bir gün önceden kız evine davar götürülmüştür, oğlan evinin hediyesi olarak. Davarın etiyle kız evine gelenlere etli pilav ikram edilir.

Gelinin başına ipekli, simli, süslü bir örtü örtülür. Beline kuşak bağlanır. Eline üç kere kına sürülerek çekilir. Kına türküsü söylenirken gelin ağlar. Gelinin ailesi ağlar. Buna dayanamayan diğer konuklar da ağlar. Ertesi gün gelin alayı, gelini ata bindirerek oğlan evine getirir. Davul zurna çalar, halaylar çekilir. Gelin, oğlan evine gelince oturmaz, bir süre ayakta süzülür. Geline kayınbabası koç hediye eder ve gelin oturur. Gerdekten iki üç gün sonra gelin, evdeki kaynana, kayınbaba, kayınların ellerini öper. Geline para verirler bahşiş olarak. Gelin artık, evin içinde dolaşmaya başlar. Önceleri, yüzü örtülü yaşar. Ben, üç yıl yüzümdeki örtüyle yaşadım.” diyor gülümseyerek. Anlatırken yanakları pembeleşiyor, gözlerinin içi hep gülüyor.

Tapulu tarlalarındaki ağaçları budayarak kışlık odunlarını hazırlıyorlar. Budayacak meşeliği olmayanlar, satın alıyorlar. Bir de koyunların gübresi, koyunlar üstünde yattıkça tahta gibi oluyor. Bu kalıba kerme deniyor. Köylüler, bu kermeleri de yakacak olarak kullanıyorlar.

Titenik köyünün camisi var. Okulu var; ama öğretmeni yok. Sağlık evi, ebe hemşiresi yok. Peki, acil hastanız olursa ne olacak, diyorum. Köyde otuz beş hane kadar aile; üç yüz kadar da nüfus olduğunu söylüyorlar. Buradan Elazığ’a altmış, yüz kilometre de Tunceli’ye gitmemiz gerekiyor. Ha, bir de feribot sorunu var. Hastamızın acil durumu geceye rastlamışsa, feribotu özel olarak çağırmamız gerekiyor. Ona da farklı ücret ödememiz gerekiyor. Hayvanlarımızın doğumunu kendimiz yaptırıyoruz. Hayvanlarımızı ameliyat ettiğimiz bile oluyor. Bu dağ başında veterineri nereden bulacağız?  diyorlar.

Ben, hep olumsuzlukları yakalayınca Şavaklılar dernek başkanı dayanamıyor: “Şavaklılar, Türkiye’nin her yanına yerleşmişlerdir; ama hepsi birbirini tanır. Şavak aşireti üyeleri, birbirini arar sorar. Geleneklerini sürdürürler. Cenazeleri nerede olursa olsun, oraya kadar gider, cenazeye katılırlar.  Çoğunun hem köyde hem de kentte evi vardır. Kentteki evlerinde çocuklarını okuturlar. Eskiden erkek çocuklarını iyi çoban olarak yetiştirmekti amaçları. Şimdi çocuklarını okutmak olarak değişti amaçları. Eskiden kızlar, okutulmuyordu, şimdi kız çocuklarını da okutuyorlar. Zengin iş adamları da çoktur. Her siyasi partiden Şavaklıya da rastlayabilirsiniz. Şavaklıların merkez köyü Titenik’ten Erzincan İliç’e, Yılangeçiren’e, Meşeli’ye göçmüş köylüler. Berv (Çukurca)’den de Elazığ ve Erzincan’a göçmüşler. Komir’den İstanbul ve Elazığ’a göçmüşler. Erzurum Aşkale’ye yerleşen Şavaklı da çoktur. Türkiye genelinde kırk elli bin Şavaklı vardır. Türkiye genelindeki Şavaklılar, tek dernekte bir araya gelmişlerdir. Şavaklılar derneğinin merkezi Elazığ’dadır. ” diyor.

Temmuzda yaylada buluşmak dileklerimizle Budak ailesiyle vedalaşıyoruz. Evdeki üç yaşında bir kız çocuğu, konukların ayakkabılarını düzeltiyor. Bu yaşta konuğa saygıyı, görerek uyguluyor. Budaklardan çıkınca rastlıyorum Gözde’ye. Az ileriden de sürüdeki koyunların feryatları geliyor. Koyunlara doğru gitmeye cesaret edemiyorum. Çoban köpeklerinden çekiniyorum. Tam bu sırada Gözde bana destek oluyor. Birlikte koma yaklaşıyoruz. Dışarıda koyunlar feryat ediyor, komda da kuzular meleşiyor. Yürek parçalayıcı bir ağıt bu, hasret meleşmesi bu. Komun kapısındaki adam, koyunları teker teker komun içine göndermeye çabalıyor. Kuzusunun sesini duyan koyunlar, komdan içeri saldırıyor. Adamın engelinden aşıyorlar. Engele takılanlarsa, Gözde tarafından tutuluyor. Gözde, koyunların boynundan tutarken, Gözde’nin anası, koyunun arka bacaklarına yapışıyor. Bunlara berci deniyor. Berci kadın, kafasıyla koyunun kuyruk kısmına yaslanıyor, aynı anda da koyunun memelerine yapışıyor. Hızlıca bir iki sağıyor; koyun, bercinin elinden kurtularak komun içine koşuyor. Bembeyaz tüylü, kara gözlü, yüzlerce kuzudan kendi yavrusunu buluyor. Kuzu da anasına koşuyor. Buluştuklarında kuzu, anasının memesine yapışıyor. Arka ayaklarını geriye doğru dayayarak, burnuyla anasının memesine vura vura emiyor. Koyun, hiç kıpırdamıyor. Komu yıkacakmış gibi saldıran koyun, kuzusunu emzirirken asla kıpırdamıyor. Bu koşuşturma, analarla yavruların buluşması görülmeye değer bir güzellik.

Şavaklıların yaşam mücadelesi, çetin doğa koşullarında en iyiyi, en doğruyu yapma istekleri, dürüstlükleri, mertlikleri, konukseverlikleri insanı hayran bırakıyor. Öyle çok sorunları var ki… Eğitim, sağlık, üretimini değerine pazarlayamama, ulaşım, yayla kiralarının yüksekliği…  Bunca sorunun arasında gözlerinin içi gülerek bakmaları. Konuklarına mutlulukla sarılmaları. Yaylaya mutlaka bekliyoruz, demeleri. Otuz altı yıl önce göçtükleri Erzurum’dan Titenik’e dönmeleri. Titenik’e modern evler yaparak yerleşmeleri.

Munzur kadar temiz ve bereketli insanlar. Yayla çiçekleri kadar renkli, Anadolu kadar vefalı insanlar. Bir türkü söyletemedim ki Arguvan türküleriyle kıyaslayabileyim. Ortam uygun değildi. Yaylaya çıktığımızda Şavaklıların türkülerini de dinlemek istiyorum. Şavaklıların türküleri, Arguvan ağıtlarıyla buluşacak sanıyorum. Bakalım, yaylaya yolun olam Şavaklım, derdin olam Şavaklım, diyecekler mi? Gönlümün bir bölümünü de Şavaklılarda bırakıyorum. Yaylada Şavak aşiretiyle buluşmak, yayla yaşamını paylaşmak üzere konuksever Şavaklılara şimdilik veda ediyorum.

Sultan KILIÇ

Etiketler: /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ